Ana Sayfa Hakkımızda Forum Dosyalar Fotoğraflar ZiyaretçiDefteri İletişim
Üye Girişi
Kahtanet.com
 
 Üye Listesi
 Yazarlar
 Kahta
 Nemrut
 Resmi Kurumlar
 Köyler
 Menzil
 Gelenek/Kültür
 Fotoğraflar
 Videolar
 Mahalli İdare
 Sivil Kurumlar
 Siyaset
 Ünlüleri
 Gülleri
 Turizm
 Spor
 Ulaşım
Linkler
 
 HABER ARŞİVİ
 KAHTALILAR ALBÜMÜ
 YOUTUBE VİDEOLAR
 SİTE İSTATİSTİK
Anket
 
Yeni Anayasa Paketini Destekliyor musunuz?

EVET
HAYIR

 
Site Haritası

 
 
Kahta Makaleleri-1
KAHTA'DA SOSYAL DEĞİŞME FENOMENİ ÜZERİNE BİR DENEME
-GELENEKTEN MODERNİTEYE (Mİ?)-

Prof. Dr. Sabri ORMAN
İstanbul Ticaret Üniversitesi, Ticari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi

Giriş
Sosyal değişmeden kastımız, sosyal hayatın herhangi bir alanındaki kayda değer değişmelerdir. Bu değişmeler planlı veya plansız, iradi veya gayr-ı iradi olabilir. Ayrıca, onlar sosyal hayatın nitelikleri veya nicelikleriyle ilgili olabilir.Sosyal değişme, özellikle plansız ve gayr-ı iradi şekliyle, toplumsal hayatın değişmeyen bir özelliğidir. Şekli, kapsamı, süresi ve hızı değişebilir, ama onu her toplumda, öyle ya da böyle, görmek mümkündur. Bu tespit, pek tabii, bu denememizin konusu olan Kahta için de geçerlidir. İşte bu çalışmada bu fenomenin kısa bir tasvirini yapmaya ve onu yine çok uzun olmayan bir analiz ve değerlendirmeye tabi tutmaya çalışacagiz.

Tabii ki böyle bir çalışmada bu fenomenin her yönü ve dönemiyle ilgilenmemiz mümkün değildir. Buna ne uzmanlığımız, ne de altında yaşadığımız zaman ve mekan kısıtları müsaade eder. Böyle olunca konuyu bazı sınırlamalar altında ele alacağımız tabiidir. Bu tahdit veya sınırlamaları şu şekilde ifade edebiliriz: Biz bu çalışmada "Kahta'da sosyal değişme" fenomenini, zaman olarak kendi kişisel hayat süremizle, mekan olarak gözlem ve tecrübe alanımızla sınırlı bir aralıkta ve ona tekabül eden kesitiyle anlamaya ve anlamlandırmaya çalışacağız. Bunlar ise, daha açık ifade edersek, zaman olarak 1950'ler ve sonrasına, mekan olarak ise Adıyaman'ın Kahta ilçesine ve özellikle doğup, büyüdüğüm yer olan, eski adıyla Hinic, yeni adıyla Adalı Köyü'ne tekabul eder. Elbette belirlemeye çalıştığımız bu alanın dışına çıktığımız durumlar olacaktır, ama gözlem ve tecrübelerimiz esas itibariyle bu alanla sınırlı kalacaktır. Böyle olunca yaptığımız tespitlerin geçerlik alanının da esas itibariyle bu çerçeveyle sınırlı kalacağı tabiidir. Maamafih, inanıyoruz ki bu çerçevede seçtiğimiz örnek vak'aların temsil kabiliyeti hayli yüksektir ve dolayısıyla onlara dayanarak veya onlarla ilgili olarak yapacağımız tespitler, yer, zaman ve duruma göre yapılacak gerekli ve uygun değişiklik ve ayarlamalarla, Adıyaman'ın geneli için ve hatta benzer süreçlerden geçen Türkiye'nin diğer yöreleri için de önemli ölçüde geçerli olacaktır.

Vurgulanması gereken başka bir husus, Adıyaman'ın bir köyünde doğmuş ve ilkokul sonuna kadar burada yasamış ve daha sonra da hemen hemen her yıl yöreyi ziyaret etmeye devam etmiş biri olarak, bu çalışmada sadece kendi gözlem ve deneyimlerime dayanacağım ve onun dışındaki kaynaklara başvurmayacağımdır. Bu hem halihazırdaki çalışma şartlarımın, hem de göz önünde bulundurmamız gereken diğer kısıtların bir gereğidir. Tabii ki bu, diğer veri kaynaklarının değeri konusunda herhangi bir olumsuz değer yargısı içermez. Aksine, bu çalışma alanının, konuya diğer kaynakların desteğiyle yaklaşan başka çalışmalarla zenginleştirilmesi en çok temenni ettiğim şeydir.

Ne Değişti veya Nereden Nereye: Bazı Göstergeler
1948 doğumlu biri olarak hafıza yolculuğunda geriye doğru gidebildiğim en eski zaman 1950'li yılların başı olabiliyor. Hatırlayabildiğim en eski vak'alar ise hemen hemen tamamen sağlıkla ilgili şeyler.
Bunlardaki ortak nokta, hepsi de hayat-memat derecesinde önemli olan bu vakaların hiçbirinde doktora gitmenin gündeme dahi gelmemiş olmasıydı. Bunun, o zaman ve yerdeki insanlarda doktor kavramının olmamasından veya böyle bir şeyin hatırlarına gelmemis olmasından kaynaklandığını sanmıyorum. Büyük ihtimalle bunun sebebi iki imkansızlığın ortaya çıkardığı kocaman bir çaresizlikti. İlk olarak, bu vakaların meydana geldiği yer olan Hinic Köyü, doktor bulunma ihtimali olan en yakınındaki iki şehirden Siverek'e yaya olarak sekiz, Kahta'ya yine yaya olarak yedi saat mesafedeydi ve bu ağır bir hastayla birlikte yaya olarak veya binek hayvanı sırtında göze alinabilecek ve göze alındığı taktirde ise fiilen katedilebilecek bir mesafe değildi. İkincisi, nihayet oraya varılabılse bile insanlarda doktor parası ödeyebilecek mali takat yoktu. Yani, hastayı şehirdeki doktora götürmek fiziki ve ekonomik bakımından imkansızdı ve bu insanlar, acıların en büyüğünü de çekiyor olsalar, aklıbaşında varlıklar olarak, sadece beyhude yere imkansızı denememiş oluyorlardı.

Benzer örnekler çoğaltılabilir ve sanıyorum bu yapıldığında ortaya çıkacak fotograf, o dönemki çağdaş medeniyetin maddi ve teknolojik imkanlarıyla irtibatı neredeyse tamamen kesik ve hayatı, ancak temel ihtiyaçların tatmini düzeyinde idame ettirebilen bir toplum fotografı olacaktır.

Benim hatırlayabildiğim en eski zaman olan 1950'li yılların başında Hiniç Köyü'nde ve diğer köylerde insanların hayatı orada başlar ve orada sona ererdi. İnsanlar ancak üç sebeple köy dışına çıkarlardı. En çok rastlanan durum şu veya bu sebeple diğer köylere kısa süreli ziyaretlerde bulunmaktı. Diğer ve çok daha seyrek rastlanan bir durum, her aile reisinin tuz, gazyağı, iğne ve sabun gibi köyde üretilemeyen bazı temel ihtiyaç maddelerini almak için şehre yaptığı yılda-bir veya bazen iki kerelik seferlerdi. Piyasa değeri olan tereyagi, pekmez ve kuruyemiş gibi bir binek hayvanının tasiyabilecegi bazı ürünler götürülüp satılır ve karşılığında sözünü ettiğimiz temel ihtiyaç maddeleri alınırdı. Kadınların ve çocuların şehir görmüş olanları parmakla sayılacak kadar azdı. Nihayet, askerlik de ömürlük bir olay olarak erkek ahalinin köy dışına çıkmalarını sağlayan diğer önemli bir vesileydi. Bunların dışındaki sebeplerle köy dışına cıkmak vaki ve hele mutat hiç değildi. Ne öğrenim, ne iş ve ne de benzeri sebeplerle köy dışında herhangi bir köylümüzün olmadığı zamanları gayet iyi hatırlıyorum.

Köye dışardan gelenlerin sayısı da son derece düşüktü. Diğer köylerden gelen misafirler dışında bu tabloyu bozan üç olay hatırlıyorum. Bunlardan birincisi seyrek aralıklarla köye gelen seyyar satıcılar veya çerçilerdi. Bunlar köy-köy dolaşır ve başka türlü ancak şehirde bulunabilen ürünleri trampa yoluyla köylülere satarlardı. Bunun dışında yine çok seyrek olarak şehir kökenli olup ipek kozası ve meyankökü gibi pek harcıalem olmayan bazı ürünlerin alıcıları ile her köyde yetişmeyen bazı ürünlerin yine köy kökenli satıcıları bu tabloyu bozan faktörler olarak zikredilebilir. Nihayet, jandarma, kolcu ve tahsildar gibi devlet göevlilerinin de arasıra geldiği vakiydi.

Refah düzeyi son derece düşüktü. İlkokul hayatı boyunca ayakkabı giyme şansına sahip olamayan öğrenciler vardı. Aynı şekilde yaz kış bir entariyle dolaşan çocuklar olduğunu hatırlıyorum. Evler genişti, fakat onun dışında kayda değer bir konfor unsuruna sahip değildi. Köy sebze ve meyve ziraati imkanlarına ve bilgisine sahipti, ancak bunların o yıllarda bol bir sekilde yetiştirilebildiğine dair fazla hatıram yoktur. Benzer şeyler hayvancılığın her türü ve tahıl ziraati için de söylenebilir. Fırat nehri köyümüzün hemen yanında akardı, fakat yüzme dışında ondan yararlanıldığına dair ne köyümüzle, ne de benzeri başka köylerle ilgili herhangi bir hatıraya sahip değilim. Hayatın hemen her alanında kullanılamayan ve atıl bekleyen bir kapasite ve potansiyel bolluğu vardı, adeta. Toplum sanki dibe çakılmiş gibiydi. (Bu konularda daha sonraki yıllarda kayde değer gelişmeler olduğu doğrudur; fakat biz şimdi 1950'lerden bahsediyoruz).

Üretim karasaban, kazma, bel, keser ve balta gibi geleneksel araçlarla ve esas itibariyle ailenin tüketim ihtiyaçları için yapılırdı. Piyasa için üretim normal durum değildi. Bu hem zordu, hem de bunun için herhangi bir motivasyon yoktu. Köylü ihtiyacından fazla üretse bile piyaslara uzaklık ve yolların olmaması sebebiyle bunu satabilme şansı fazla değildi.Eğitim  ve öğretim konusunda ancak köy imamının sınırlı sayıdaki erkek ve yok denecek kadar az sayıdaki kız çocuklarına K. Kerim, Mevlit ve İlmihal öğretmeye münhasır bir faaliyetinden söz edilebilirdi.

Kısacası, özellikle kırsal kesimde kendi içine kapanmış, dışa kapalı, geçimlik bir ekonomi niteliğinde, dikey ve yatay hareket kabiliyeti hayli sınırlı, kendini tekrarlayan bir toplumdu sözkonusu olan. Sosyal değişme dediğimiz fenomenin nasıl bir şey olduğunu anlayabilmek için 50 yıl önceki bu tablonun karşısına bugünkü tabloyu koymak yeterlidir. Değişme, bırakalım nesillerarası boyutta, nesiller içi boyutta bile başdöndürücüdür. Burada ayrıntılı bir mukayeseye ne lüzum ne de imkan vardır. Durumu bir kaç örnek üzerinde göstermek yeterli olacaktır.

100 kadar başka köyle aynı kaderi paylaşan Hinic Köyü'nun durumu bir istisna teşkil eder, ama değişmenin istinai de olsa başka bir boyutunu göstermek bakımından yine de oradan başlanabilir. Enteresandır ki daha önce belki asırlarca hemen hemen kayda değer bir değişikliğe uğramadan yaşayan bu köyler artık haritada yok. Çünkü, herkesin malumu olan Atatürk Barajı'nın göl alanı içinde kaldılar. Bu, Atatürk Barajı ve onun bir parçası olduğu Güneydoğu Anadolu Projesi (GAP)'la birlikte düşünüldüğünde muhtemelen bu mıntıkanın daha önce hiç yaşamadığı kadar büyük ve önemli bir hadisedir. Maamafih, aynı akibeti paylaşmayan köylerde veya bu köylerin bunun dışındaki yönlerinde de radikal denebilecek değişmeler olduğu görülür.

Şehirle irtibatı aile başına veya köy başına yılda ortalama bir veya iki seferle sınırlı olan köylerin ve köylülerin şehirle olan trafiği bugün için günde en az bir defadır, denebilir. Bu, sefer yoğunluğunda 300 kat civarinda bir artış anlamına gelir.
Köyün şehirle irtibatı bundan ibaret de değildir. Yolların ulaşıma getirdigi kolaylığa ilaveten radyo, telefon ve televizyonun şehirle iletişime getirdiği kolaylık, ve elektrik gücünün kullanılmasıyla köyde kullanılmaya başlayan elektrikli ev araçları bir taraftan köy hayatını eskisinden hayli farklı hale getirirken, diğer taraftan eskiden köyle şehir arasında mevcut olan farkları da ihmal edilebilir hale getirmiştir. Köy, adeta şehirleşmiş gibidir.

Daha önce köy dışında hiç ahalisi olmayan köyler yatay mobilite dediğimiz bir hareketliliğin sergi alanı haline gelmiştir. Ahalinin bir kısmı köyü sürekli terkedip başka yerlere, özellikle şehir ve kasabalara yerleşirken, bir kısmı da köyle başka yerler ve şehirler arasında adeta bir mekik hareketi yapmaktadır. Muvakkat işçiler işte bu mekik hareketinin aktörleridir. Hayatı köyünde başlayıp biten bazı dede ve ninelerin, bugün üç kıtada yerleşmiş durumda olan torunları vardır. Yine kendisi okuma yazma bilmeyen bazı (maalesef, özellikle) ninelerin çok sayıda üniversite-üstü tahsil görmüş torunları, yine kendileri Kürtçe dışında dil bilmeyen ninelerin artık hiç Kürtçe bilmeyen torunları vardır. Ve tabii ki bu torunların yaşadığı yerler, geçim yolları, meslekleri ve hayat tarzlariyle nine ve dedelerininkiler arasında neredeyse hiçbir alaka yoktur.

Bu saydıklarımızın başka bir ifadesi olarak, hayat seviyesinde meydana gelen önemli  yükselmelere de dikkat çekmek öğretici olur. Fakirligin, en azından nisbi haliyle tasfiyesi belki hiç bir zaman mümkün olmayacaktır, ama köyün geleneksel tablosunda olağan olan ürkütücü sefalet ve çaresizlik örnekleri de artık marjinal vak'alar haline gelmiştir denebilir. Köyde geçerli olan üretim tarzı da hem teknolojisi, hem de motivasyonu itibarıyla büyük değişime uğramıştır. Bugün tarımsal üretimde harcıalem olan traktor ve değişik gübre çeşitleri, 50 yıl önce isimleri dahi bilinen şeyler değildi. Ayrıca, eskiden ailenin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına yönelik olan üretim artık büyük ölçüde piyasa için yapılır olmuştur. Tabii ki ekonominin ayniden nakdiye doğru değişmesi gibi şeyleri saymaya bile gerek yoktur. 

Sebepler, Süreçler ve Mekanizmalar
Adıyaman'ın kırsal toplumunda gözlemlediğimiz bu hızlı ve çok yönlü değişmenin esas itibariyle planlı bir sosyal değişme örneği olduğu söylenebilir. Köyün daha önce kısmen ve kısaca tasvir ettiğimiz geleneksel tablosuna eklenip onu gittikçe hızlanan bir değişime tabi tutan faktorleri yine kısaca şöyle ifade edebiliriz:

İlk hatırladığım önemli değişikliklerden biri köyde bir ilkokulun açılmasıydı. İlkokul binası da köydeki diğer binalardan hayli değişikti. Köydeki normal yapı türü, cami hariç tutulursa, kerpiç evler şeklindeyken ilkokul binasi betonarmeydi. Cami ise taştan örme duvarları ve kemerleriyle her ikisinden de farklıydı. İlkokulun önemli bir tarafı, köye dışardan yeni ve çok farklı bir ailenin taşınmasının yanısıra, esas itibariyle yeni bir alfabenin, yeni bir dilin ve onlar vasıtasıyla yeni bir kültür ve bilgi türünün taşınmasına yol açmasıydı. Köye radyo da ilk olarak köy öğretmeni aracılığıyla gelmişti. (Bu konuda öğretmeni, çok gecmeden köydeki kalaycı takip etmişti.). Sırf radyonun köye girişinin, o sırada çocuk yaşta olan bizler üzerindeki sarsıcı etkisini unutamam. Özellikle çocuk aklımızın bunca insan(sesin)in nasıl olup da bu kadar küçük bir kutunun içinden çıkabildiğini anlamaya ve açıklamaya yönelik ilginç çabaları hatırlanmaya değer. Tabii ki, köyde açılan okulun asıl etkileri kendilerini çok daha sonra belli edecekti: Bir taraftan, zamanla köyde yeni alfabeyle okur yazar hale gelen ve Türkçe öğrenenlerin sayısının artmasıyla köyün okuma-yazma oranının yukselmesi olayında olduğu gibi dolaysız olarak, diğer taraftan köyün dış dünyaya açılmasında oynadığı kolaylaştırıcı rolde olduğu gibi dolaylı olarak. Askere giden köylü erkeklerin "Ali Okulu"nda öğrendiklerinin de buna benzer sonuçları olduğunu kestirmek zor değildir ve zaten bunlar aynı süreç içinde yekdiğerine eklemleniyordu. Söylemeye gerek yoktur ki burada okul, sosyal değişmedeki eğitim ve öğretim faktörünü sembolize ediyor.

Köyde önemli değişiklik olarak hatırladığım diğer bir olay köy çesmesinin yapılması ve köye daha yakın bir yere taşınmasıydı. Bunun, evlerindeki su ihtiyacini, çesmeden sırtlarıyla taşıdıkları suyla karşılama angaryası altındaki kadınlar için  hayatı ne kadar kolaylaştırdığını ve genel olarak köyün hayat kalitesini nasıl yükselttiğini, sanırım, en iyi ancak bizzat o zamanın kadınları takdir edebilir.Diğer önemli bir gelişme köy yollarının peyderpey yapımına başlanması ve şehirler arası yollara entegre edilmesiydi. Yörenin bu konudaki durumuna daha önce işaret edilmişti. Şimdi nakledeceğim anekdot, hoş olduğu kadar öğretici ve enforme edicidir ve zevkle  belirtmek isterim ki, o aynı zamanda Hinic Köyü'nün "Münakale Tarihi"nin en sevimli belgesi payesine sahiptir: 1950'li yillarda Kahta'da kaymakamlık yapmış olan muhterem hocam Prof. Dr. Sabahattin Zaim, Hinic Köyü'ne değen ilk araba lastiğinin kendi jipinin lastikleri olduğunu söyler. Daha önce münakale (ulaşım) konusunda ulaşıldığını belirttiğim merhaleye işte bu noktadan başlayarak varıldığını kaydetmek ilginç olsa gerektir.

Sözünü etmekte olduğumuz sosyal değişme sürecine en büyük etkinin buradan kaynaklandığını düşünme eğilimindeyim. Bu gelişmenin çok yönlü etkileri arasında köy ve şehir arasındaki etkileşimi hızlandırıp yoğunlaştırma yoluyla köydeki hayatı dönüştürmesi ve adeta bir psikoloji ve zihniyet devrimine yol açması, piyasa için üretimi mümkün hale getirerek kırsal üretim yapısını değiştirmesi, elektrik ve telefon gibi diğer altyapı yatırımlarını kolaylaştırması ve teşvik etmesi, ilkokul sonrası eğitimi mümkün hale getirmesi ve teşvik etmesi ve dikey ve yatay mobiliteyi hızlandırması sayılabilir.
Sosyal değişme sürecini destekleyen ve hızlandıran sebepler arasında sağlık alanında devletçe alınmış olan tedbirleri de saymak gerekir. Özellikle çevresel ilaçlama çalışmaları ile paralel yürütülen aşı programlarının son derece büyük olumlu sonuçlar verdiğini kaydetmeliyiz. Benim çocukluğumda her bir bir kızamık salgını köy mezarlığını sürülmüş tarlaya çevirirdi. Denebilir ki her bir salgında köydeki çocuk nüfusunun yarısı hayatını kaybederdi. Nitekim, benim anne-babamın sekiz çocuğundan dördü bu şekilde hayata veda etmişti. Sağlık alanındaki yatırımların, çocuk ölümlerini azaltarak ve genel olarak yöredeki hayat ümidini ve kalitesini yükselterek, yukarıda belirtilen yol, su ve elektrik alanındaki yatırımlarla birlikte, biraz sonra değineceğimiz nüfus artışı hadisesinin en önemli kaynağı haline geldiği söylenebilir. 

Daha çok türev bir gelişme olmakla beraber, nüfus artışı, Adıyaman yöresinin geçirdigi hızlı değişmenin diğer bir önemli sebebi olmuştur. Artan nüfusu besleyemez hale gelen köyler, mensuplarını dışarda ilave geçim imkanları aramaya doğru itmiştir. Buna şehirlerin vaadettiği daha iyi yaşam imkanlarının cazibesini de katmak gerekiyor. Bu itme ve çekme etkileri köy ve kırsal kesim dışına doğru önemli bir göç hareketinin başlamasına yol açmıştır. İlginçtir ki, ilk bakışta sanılacağı gibi, bu göç hareketleri evvela en yakın şehir ve kasabalara ve oralardan daha büyük şehirlere doğru olmamıştır. Bilebildiğim kadarıyla bu göç hareketi önce geçici ve mevsimlik işlerde çalışmak üzere köy dışına çıkmak şeklinde olmuştur. Geçici işlerde çalışmaya yönelik hareketler, başta İstanbul olmak üzere büyük şehirlere ve daha çok  tekstil, inşaat ve fırın işçiliği gibi ilave bir gelir imkanının yanısıra kalacak yer imkanı da sağlayan tarım-dışı sektörlere doğru olmuştur. Mevsimlik işlerde çalışmak üzere köy dışına çıkma hareketinde ise başta Adana ve Mersin olmak üzere fenni tarımın gelişmiş olduğu yerlere ve esas itibariyle pamuk tarlaları ve narenciye bahçeleri gibi yine kalacak yer temini özelliğine sahip tarım işletmelerine doğru olmuştur. Geçici ve mevsimlik işgücü hareketlerinde gidilen yerlerde sürekli yerleşme niyeti yoktur.  Bunlar gidilen yerde bir müddet çalışıp daha sonra köye dönme niyetiyle yapılan hareketler olup, adeta köyle şehir arasında bir mekik hareketine yol açarlar. Köy dışına sürekli göç ve yerleşmenin ise, daha çok bu denemeler esnasında gittikleri yerlerde tutunma imkanları elde edenlerin oralarda yerleşmesi şeklinde ve daha sonra ortaya çıktığı söylenebilir.

Politika da önemli bir sosyal değişme faktörü olarak sayılabilir. Bunun iki yönlü işlediği söylenebilir. 1950'lerden itibaren işlemeye başlayan çok partili demokratik siyaset sistemi, genel olarak vatandaşı ve tabii bu arada köylüyü seçmen olarak farklı bir konuma kavuşturmuş ve adeta ona yeni bir sosyal statü kazandırmıştır. Seçmenlik statüsü başka bir açıdan da insanları motive etmiştir denebilir. Çoğulcu demokratik sistemde birden fazla partinin olması ve seçmenin bunlar arasında seçim yapma konumunda olması, onu siyasi açıdan hem daha aktif hale getirmis, hem de siyaseti etkileme imkanlarını genişletmiştir. İnsanların aktif olarak siyasi parti faaliyetlerine katılması da sosyal değişmede etkili olmuştur. Siyasi faaliyet, ona katılan aktörlere özgüven duygusu, bilgi, tecrübe, statü ve tabii ki şartlara göre kazanç sağlamıştır. Politik faaliyetin özellikle geleneksel sosyal hiyerarşinin değişmesinde önemli bir rol oynadığını düşünüyorum. Denebilir ki bu tür faaliyetler neticesinde fertlerin yanısıra, köyler, kasabalar ve şehirler de daha demokratik hale gelmistir. Tabii ki bütün bunlar Adıyaman yöresi için de geçerlidir. Siyasetin sosyal değişme üzerindeki etkisinin ilginç bir örneği, geçen mahalli seçimlerde Kahta'da yaşandı. Bilindiği gibi ötedenberi mahalli eşraf arasında el değiştiregelen Kahta Belediyesi, bu seçimlerde belirtilen özelliği ön planda olmayan bir başkana intikal etmişti.

Nihayet, Atatürk Barajı'nın bu konuda oynadığı role işaret etmemiz gerekiyor. Atatürk Barajı'inın GAP'ın bir parçası olarak oynadığı ve oynamaya devam edeceği role ilaveten, yöreye şırınga ettiği satınalma gücünü, 100'den fazla köyün göl alanı içinde kalması sebebiyle yol açtığı kitlesel göç hareketini ve bunun yol açtığı sosyal altüst oluşları da hesaba katmak gerekir.Tabii ki bu sayılanlar tek yönlü ve izole etkenler olmayıp, içiçe geçmiş vaziyette ve ayrıca karşılıklı ileri ve geri besleme hareketleri gösteren karmaşık ilişkiler ve süreçlerdir.

Sonuçlar, Etkiler ve Tepkiler
Adıyaman'ın özellikle kırsal kesimindeki sosyal değişmenin bazı sonuçarına ve etkilerine, bu hususta nereden nereye gelindiğini anlatmaya çalışırken temas etmiştik. Burada onları böylece tekrar hatırlattıktan sonra o babtaki diğer bazı konulara değinmeye çalışacağım.Dikkate değer bir gelişme, Adıyaman'ın kendi dışına önemli bir göç vermiş olmasıdır. Bunun sebeplerine daha önce kısaca işaret etmiştik ve o kadarıyla yetineceğiz. Sonuç olarak denebilir ki Adıyaman'ın coğrafi sınırları dışında onunla her yönden teraziye girebilecek başka bir Adıyaman daha vardir.

Bu dış göç fenomeni muvacehesinde oldukça çelişkili görünen önemli bir gelişme daha vardır: Yerleşim yerlerinin fiziki olarak büyümüş olması. Bu yöndeki hareketlerin bir kısmı nüfus büyümesine hamledilebilir ise de dikkate alınması gereken başka bazı hususlar da vardır. Bunlardan birisi bazı yerleşim birimlerinin daha çok göç hareketleri neticesinde çok hızlı büyümüş olmasıdır. Bu konuda ilçeler ile il merkezinin büyümesi örnek olarak verilebilir. Mesela Kahta küçük bir kasaba olmaktan 100.000'lik bir şehir olmaya, Adıyaman ise yine büyükçe bir kasaba büyüklüğünden birkaç 100.000'lik bir şehir olmaya doğru seyrediyor. Bu büyümeyi besleyen nüfusun köy kökenli olması ölçüsünde, herhangi bir olumsuz yargı içermemek ve sırf demografik bir gerçeği ifade etmek üzere "şehirlerin köyleşmesi"nden bile bahsedilebilir. Bu gelişmenin şehir hayati üzerindeki çok yönlü ve karmaşık etkileri incelenmeye değer enteresan bir konudur. Diğer bir husus, gelir ve refah düzeyinin artması ve ayrıca geleneksel geniş aileden çekirdek aileye doğru olan bir eğilimden dolayı aynı nüfusun daha çok sayıdaki evlerde kalmaya başlamasıdır.

Aslında son hususun çok daha önceleri de kendine özgü kısıtlar çerçevesinde geçerli oluğunu söylemek gerekiyor. Benim gözlem alanım içindeki yerlerde hatırlayabildiğim en eski zamanlardan beri evlenen evlatların yeni bir eve taşınması pek rastlanmayan bir durum değildi. Bunun daha önceleri sınırlı kalmış olması, kanaatimce geleneksel değerlerden çok, ekonomik imkansızlıklarla ilgiliydi. Zaten çok geniş ailenin, Adıyaman'nın geleneksel aile tipi olduğuna dair herhangi bir hatıram da yoktur. Sözünü etmekte olduğumuz sosyal gelişme sürecinin, bu eğilimi güçlendirdiğini söylemek yanlış olmaz. Denebilir ki halihazırda Adıyaman'daki normal aile tipi artık çekirdek ailedir. Ayrıca, aile içindeki statü ve hiyerarşinin de, ilgili olduğu karar verme süreçleri gibi diğer bazı hususlarla birlikte, önemli ölçüde değiştiğini söylemek gerekiyor.

Aileyle ilgili olarak eklenmesi gereken başka bir husus, geçiş dönemlerine özgü sebeplerle ailelerin parçalanmış olması ve bazı durumlarda birkaç neslin bir arada yaşamasının imkansız hale gelmiş olmasıdır. Bu, özellikle aile içindeki ihtiyarların durumunu son derece problematik hale getirmektedir. İhtiyarlık problemi aslında insanlık kadar eski bir fenomendir; ama modern hayat tarzının onu daha trajik hale getirdiğine şüphe yoktur. Adıyaman da bu trajedinin sancılarını çekme sürecine girmiş bulunmaktadır. Sözünü etmekte olduğumuz hızlı değişme sebebiyle, toplum bir geçiş toplumu özelliği taşımakta olup, böyle durumlarda sıkca rastlandığı gibi, eski yapılar bozulmakta, fakat yerlerine aynı fonksiyonellikle çalışan yenilerini koymak mümkün olamamaktadir. Örnek olarak, aile içindeki ihtiyarlar bakımından ortaya çıkan aşağıdaki gibi bir çelişki verilebilir: Vasıf durumları sebebiyle başka yerlerde çalışmak ve yerleşmek zorunda olan evlatların, haliyle kendi memleketlerinde ve ebeveynlerinin yanlarında kalmaları mümkün olamamaktadır. Diğer taraftan, ebeveynlerin gidip, evlatlarına katılmaları ve onlarla beraber yaşamaya çalışmaları da sanıldığı kadar kolay olmamaktadır. Bunun en önemli sebebi, ebeveynin yetişme ve hayat tarzlarının, onlar için evlatlarının bulunduğu yerlerdeki bir hayatı hiç de cazip kılmamasıdır.

Anne ve babalar, geleneksel sosyal çerçevelerinden kopup, kendi çocuklarının evlerinde yaşamaya başladıklarında, belki  maddi olarak daha rahat bir hayat sürdürme imkanı elde edebilmekte, ama psikolojik olarak çöküntüye uğrama riskiyle çok ciddi bir şekilde yüzyüze gelmektedirler: Maddi anlamda refah elde etmekte ama statü ve itibar kaybetmektedirler. Bu da tatminsizliğe ve işe yaramazlık hissine yol açmakta ve  hayatı fazla anlamı ve cazibesi olmayan, zevk ve neşe vermeyen ve adeta sadece katlanılan bir yük haline getirmektedir. Başka bir ifadeyle, bir neslin özelliklerinin geçerli olduğu yerde diğerininkiler geçerliğini kaybetmekte ve iki taraf için de tatminkar bir orta yol bulmak kolay olmamaktadır. Bu durumda bazı ailelerin bulabildiği çözüm, evlatların kendi vasıflarının geçerli oldukları yerde, ebeveynin ise memlekette yaşamaya devam etmesi ve durumun karşılıklı ziyaretlerle tahammül edilebilir hale getirilmeye çalışılmasıdır. Bu durum, aile değerlerine ve ebeveyn sevgi ve saygısına sahip evlatlar için çözümü zor bir problem olarak hala ortadadır. Tabii ki hiç olmazsa yukardaki gibi bir şansa sahip olmayan ihtiyarlar için durum, maalesef, hiç de parlak değildir ve sosyal değişmenin yükünü en ağır şekilde çekenlerin listesinin başında onlar yer almaktadır.

Geleneksel sosyal yapının değişmesi neticesinde bu yapıyla ilgili hemen her şeyin değiştiği de doğrudur. Mesela, Adıyaman için, başka bazı yörelerle mukayese edildiğinde, belki de hiçbir zaman pek fazla önemli olmayan geleneksel sosyal statü ve hiyerarşiler hayli yumuşamış, daha da nemlisi sosyal güçle olan irtibatını önemli ölçüde kaybetmiştir. Geleneksel mahalli eşraf hala bir şekilde varlığını sürdürmektedir ama toplum içindeki nisbi ağırlığını önemli ölçüde bazı yeni toplumsal aktörlere kaptırdığı da bir gerçektir.

Bu hızlı değişme esnasında dikkatlerden kaçan önemli bir husus, geleneksel bazı kültürel değerlerin yok olma tehlikesiyle karşı karşıya olduğudur. Geleneksel hayatın idamesinde önemli roller oynayan ve hala geçerli olabilecek çok sayıda bilgi ve beceri unsuru bu durumdadır. Öyle inaniyorum ki asırların birikimi olan ve adına belki "köy know-how'u" veya "geleneksel know-how" denebilcek muhteşem bir bilgi gövdesi vardır ki halihazırda ancak ve sadece köylülerin hafızasında varlığını sürdürebilmekte ve onların varlık sahnesinden çekilmesiyle ebediyyen kaybolma tehlikesiyle karşı karşıya bulunmaktadır. Yöredeki geleneksel köylü çok sayıdaki sebze, meyve ve hububatın ziraati konusunda ve hayvancılığın bir sürü çesidi konusunda o kadar engin bir bilgiye sahiptir ki her birine bu anlamda "alim" sıfatını yakıştırmak hiç de mubalağa sayılmaz. Bunun yanısıra sözlü edebiyat diyebileceğimiz engin bir hazine daha vardir ki yine yokolma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Yöreye özgü veya ait hikaye ve masallar, türkü ve maniler, atasözleri ve vecizeler,  söylenmesi bazen gecelerce süren destanlar, bazı yemek ve kıyafet türleri, en geniş anlamıyla oyunlar ve yörenin eski ve yakın tarihiyle ilgili bilgiler bunun örnekleri arasında yer alır. Bunların nerdeyse tamamı, yörenin etno-kültürel yapısı sebebiyle Kürtçe olup, gelecek bir-iki nesil içinde Kürtçe orijinalleri ve Türkçe versiyonlarıyla derlenip kayda geçmedikleri taktirde, çok sayıdaki benzer başka sözlü geleneklerin akibetine uğrayarak, ebediyen yokulmaları hiç de uzak bir ihtimal değildir. Kısacası, bu gelişme hengamesinde en geniş anlamıyla geleneksel kültürel değerler ciddi anlamda yokolma tehlikesiyle karşı karşıyadırlar ve bunların selektif de olsa korunmaları için ciddi gayretler sarfetmek gerekmektedir.

Tabii ki ortada bir değişme varsa, daha önce var olan bazı şeyler ortadan kalkacak ve daha önce olmayan başka bazı şeyler ortaya çıkacak demektir. Sosyal değişmenin planlanmamış  dediğimiz spontane ve gayr-ı iradi şekli sözkonusu olduğu zaman yapılabileceklerin alanının nispeten dar olduğu söylenebilir. Ancak ifade ettiğimiz gibi, Adıyaman'daki sosyal değişme en azından başlangıçtaki haliyle ve halen de büyük ölçüde planlı bir hadise olduğuna göre, planın içinde bu ve benzeri tedbirlerin de yer almasına mani bir durum olmasa gerektir. Değişmenin, filin züccaciye  dükkanına girmesi gibi uygulanması şart değildir.

Bu alt bölümde değineceğimiz son husus, yöre halkının değişme karşısında gösterdiği tepkilerdir. Yalnız bu konuya bu yazının başka yerlerinde de değinildiği için üzerinde fazla durmayacak ve sadece temsili bir değer taşıdığına inandığım bir anekdotu anlatmakla yetineceğim. Şöyle ki, lise tahsilim esnasındaki bir köy ziyaretimde, misafir odamızdaki bir mecliste, köyümüzün sevimli bir ihtiyarıyle dünyanın yuvarlaklığı meselesini tartışıyorduk. O vakitler, tahsiline devam etmenin yanısıra namazını niyazını da ihmal etmeyen bir genç olmamdan  dolayı bu gibi zevatın sevgi, takdir ve güvenine mazhardım. Bizim şimdi rahmetlik olan sevgili ihtiyar çok tabii olarak dünyanın düz olduğuna inanıyor, ben ise gençliğin de verdiği bir hararetle ona dünyanın yuvarlak olduğunu ispat etmeye çalışıyordum. Tartişma uzayıp gitti ve sonunda bizim ihtiyar konuyu mealen şu sözlerle bağladı:

--"Evlat, biz sana güveniyor ve inanıyoruz, ama yine de bizi ikna etmeye çalışmak yerine kendi halimize bırakırsan bize daha büyük iyilik etmiş olursun. Zira bizim, doğru veya yanlış, yerlesmiş ve işleyen bir dünyamız var. Bu yaşımızda onların yanlış olduğunu kabul etsek ve  bıraksak bile, senin dediklerini öğrenip onların yerine koymaya ne vaktimiz, ne mecalimiz vardır. Elimizdekileri kaybederiz, ama yerine yenisini koyamayız; elimiz boş kalır, kafamız karışır ve kitlenir kalırız. Onun için iyisi mi sen bizi kendi halimize bırak, ama kendin, doğru bildiğin yolda sonuna kadar devam et."

Bu, hayatımda aldığım ve hiç unutmadığım en büyük ve en sevimli derslerden biriydi. Bilgelik, şefkat, sevgi, saygı, özen, empati ve sempati dolu bir ders. Hayatta epistemolojik ve mantıki anlamdaki hakikat ve doğruluk dışında da dikkate ve ciddiye alınması gereken değerler olduğunu gösteren bir ders. Hala hatırlayıp, beslendiğim ve hayat maceramın ondan sonraki duraklarında da bana yol göstermeye devam eden çok yönlü bir ders.

Şimdi bu anekdotu, Adıyaman'lının sosyal gelişme karşısında takınmış olabileceği tavra veya göstermiş olabileceği tepkiye tercüme edersek, bu onun, güvenirliğinden şüphe etmediği taktirde, pek kavramadığı gelişmelere bile peşinen karşı çıkmayacağı anlamına gelir. Böyle bir insan tipini, kavrayabileceği gelişmelere kazandırmak ise hiç zor olmasa gerektir. Tabii ki Kahta'nın ücra bir köyündeki muhterem bir ihtiyarın değişme konusundaki tavrının herkes tarafından benimsendiğini ileri sürmek niyetinde değilim. Ancak bu yöredeki diğer gözlemlerimiz ve hayat tecrübemiz de bu sevimli ihtiyarın tavrının hayli yuksek bir temsil kabiliyetine sahip olduğunu gösteriyor.

Faydalar, Maliyetler ve Değişmenin Yönetimi
Sosyal değişme gibi çok yönlü bir hadisenin, yine çok yönlü etki ve sonuçları yanında, çok yönlü fayda ve maliyetleri de olacağı tabiidir. Buraya kadar ki bazı anlatımlarımız, mutlak anlamda gelenekten veya değişmeden yana olduğumuz şeklinde algılanmış olabilir. Biz de farkında olmadan ve istemeden bu izlenimi vermiş olabiliriz. Hemen ifade edelim ki böyle bir niyetimiz ve tutumuz sözkonusu değildir. Zira, gelenek veya yenilik gibi çok yönlü olduğunu söylediğimiz fenomenleri, toplu olarak tek bir değerlendirmeye tabi tutmak ne mümkündur, ne de doğrudur. Bizim de burada ne imkansızı denemeye, ne de bilerek yanlış yapmaya niyetimiz yoktur.

Her konuda olduğu gibi sosyal değişme konusunda da çeşitli değerlendirme kriterleri kullanmak mümkündür ve tabii ki kullanılacak kritere göre elde edilecek sonuç da farklı olacaktır. Genel olarak, bir şeyin ne sadece geleneksel olduğu için, ne de sadece değişik ve yeni olduğu için değerli veya değersiz olarak telakki edilemeyeceği söylenebilir. Bir hadisenin, sonuçlarının fayda ve maliyetine göre değerlendirilmesi en çok rastlanan durumlardan biridir. Bu yaklaşıma göre, eğer kümülatif olarak faydası maliyetinden yüksekse sosyal değişme makbul, aksi halde gayr-ı makbuldur. Benzer bir mantık, sürecin tek tek her bir unsuru için de yürütülebilir. Ancak burada fayda ve maliyet kavramlarıyla kastedilen şeylerin çok değişken olabileceğine ve bu kavramların, her kes için her zaman aynı şeyleri ifade etmediğine işaret etmek gerekiyor.

Tabii ki böyle durumlarda değerlendirme kriterleri kadar, değerlendirmeyi kimin yaptığı da önemlidir. Sosyal değişme monoton ve homojen bir süreç değildir; fayda ve maliyetleri, nimet ve külfetleri her kese aynı sekilde dağılmaz. Dolayısıyla bir şahıs veya gruba fayda ve nimet sağlayan bir süreç, başka bir şahıs veya gruba mutlak veya nisbi anlamda külfet veya maliyet yükleyebilir. Böyle olunca da aynı süreç birinci tarafta yer alanlar için iyi ve arzulanır olurken, diğer tarafta yer alanlar için aksini ifade edebilir. Önlenemez olduğu ve iradi olmadığı için plansız sosyal değişmeyi bir değerlendirmeye tabi tutmaya gerek olmadığı düşünülebilir. Fakat, olaya biraz daha dikkatle bakıldığında durumun hiç de öyle olması gerekmediği görülür. Zira, evet, olan ve biten haliyle planlanmamış ve gayr-ı iradi  sosyal değişme konusunda herhangi bir şey yapılamıyor olabilir, ama pekala onun iyi bir değerlendirmesi yapılıp, çoğu kere birikmiş ihmal ve/veya hataların uzun vadeli bir ürünü olan bu tür değişmeler konusunda da bazı tedbirler alınabilir. Malum, tabii afetler konusunda bile pek çok şey pekala yapılabilmektedir.

Planlı sosyal gelişmede ise, doğru veya yanlış, gelişme lehine peşin bir tercihin var olduğuna şüphe yoktur; öyle ya, önce değişmeye karar verilmiş olmalıdır ki daha sonra onun planlamasına geçilebilsin. Bu konuda genel olarak söylenebilecek şey şudur: Sosyal değişme plan, proğram ve politikalarında gözetilmesi gereken ilke, süreklilik ile değişme veya gelenekle yenilik arasında hassas bir dengenin gözetilmesi gerektiğidir. Aksi halde, özü itibariyle olumlu ve arzu edilir, hatta gerekli olan bir çok değişme gayreti, sırf böyle bir dengenin kurulamaması veya böyle bir dengesizlikle başından itibaren malul olması sebebiyle, hem değişmeye konu halk tarafından arzu edilir olmaktan çıkabilir, hem de karşılaştığı dirençler sebebiyle başarısızlıkla sonuçlanabilir. Nitekim, bugün hayli eskimis bir deyimle hala "Üçüncü Dünya" denilen bir çok ülkedeki durum, bunun bir ifadesinden başka bir şey değildir.

Burada değişmenin yönetimi konusunda da birkaç şey söylemek uygun olur. Kanaatimce değişmenin hem planlı, hem de plansız versiyonu bir yönetim ameliyesine tabi tutulabilir. Tabii ki durum planlı sosyal değişme açısından daha açıktır. Şöyle ki değişmenin yönetimi de pekala planın bir parçası olarak öngörülebilir. Dikkat edilmesi gereken önemli bir husus şudur ki, sosyal değişme, çoğu kere hedefleri, araçları ve aktörleri açısından iyi planlandığı halde, yol açabileceği sonuçlar, özellikle amaçlanmamış sonuçlar, pek dikkate alınmamış olabilir. Hatta bunun, değişme projeleriyle ilgili otoritelerin genel bir zaafı veya alışkanlığı olduğu bile söylenebilir.Konunun tahsisi olarak Adıyaman'la ilgili cephesine gelirsek, sosyal değişmenin yönetimi konusunda, bu faaliyetin öznesine göre üçlu bir tasnife gidilebilir: Kamusal, kurumsal ve bireysel.

1. Değişmenin Kamusal Yönetimi
Bu yörede sosyal değişmenin esas şekli planlı değişme olduğuna ve bunun da esas aktörü devlet olduğuna göre değerlendirmemize oradan başlamak uygun olur. Devletin sosyal gelişmenin yönetimi konusundaki performansını iki şekilde değerlendirmek mümkündur:

  1. Sosyal değişmenin uygulanmasındaki performansı,
  2. Sosyal değişmenin yol açtığı sonuçların rehabilitasyonu konusundaki performansı.

Tekrar edelim ki devletin veya kamunun ikinci anlamda sosyal değişme yönetimiyle ilgili kayda değer bir gayreti olmamıştır. Birinci anlamda bir gayretin olması ise kaçınılmazdı; öyle ya eğer değişmeyi planlıyorsanız onu uygulamaya da çalışacaksınız demektir. Bu hususta iki farklı gözlemimiz var. Sosyal değişme aracı olarak teknik ve teknolojik özellikleri ön planda olan ve sosyal değerler ve normlar muvacehesinde en azından ilk bakışta nötr görülen araçların seçildiği durumlarda değişmenin son derece hızlı gerçekleştiği söylenebilir. Başka bir ifadeyle, kamunun sosyal değişmenin bu versiyonundaki yönetimi oldukca basarılı olmuştur. Böyle olmuştur, çünkü bu tür vasıtalarla girişilen sosyal değişme hareketleri herhangi bir sosyal direnişle karşılasmak bir yana, hararetle karşılanmış ve desteklenmiştir. Bunların tipik örnekleri yol, su ve elektrik gibi altyapı yatırımları olup, devletin bu konuyla ilgili bir birimi tarafından gerçekleştiriliyordu: YSE.

Diğer taraftan, sosyal değişme aracı olarak kültür ve eğitimin, daha doğrusu ideolojinin seçildiği durumlarda ise başarı derecesi, bu araçların tabiatı kadar, belki de daha fazla, onlarin kullanılış veya yönetim tarzından kaynaklanan sebeplerle son derece düşük olmuştur. Bunun baslıca sebebi, birinci gurup araçların hilafına, bu araçların güçlü bir sosyal direnişle karşılaşmış olmasıydı. Bunun klasik örneği Milli Eğitim  Bakanlığı'nın çalışmaları olmuştur. Milli eğitim sistemimizin iki temel özelliği onun bu bölgedeki başarısızlığının ana sebepleri olmuştur denebilir. Bunlardan birincisi, son derece dar bir milliyetçilik anlayışı, diğeri ise yine sığ bir modernizm anlayışıdır. Bunlardan birincisi, büyük ölçüde Kürtlerden oluşan yöre halkının, eğitim faaliyetine şüphe ve ihtiyatla yaklaşmasına ve onunla kendi arasına mesafe koymaya çalışmasına yol açarken, diğeri de aynı zamanda son derece dindar olan yöre halkının, bu defa bu sebeple benzer bir tavır almasına yol açmıştır. Bu iki faktor, milli eğitim faaliyetinin bu bölgedeki başarısızlığının başlıca sebepleri olarak görülebilir.

Özetlemek gerekirse, sosyal değişmenin yönetimi bakımından bu bolgede YSE ile sembolize edilebilecek bir başarı ile MEB ile sembolize edilebilecek bir başarısızlıktan bahsedilebilir. Bu YSE/MEB sembolizminin, Türkiye'deki tüm modernleşme çabalarının genel performans değerlendirmesinde de geçerli ölçü olarak kullanılabileceğini düşünüyorum.Burada MEB'nın başarı derecesinin daha da düşmesini engelleyen enteresan bir faktörden bahsetmemiz gerekiyor: İmam-Hatip Okulları veya Liseleri. Bu konunun detayına giremeyiz ama bölgeye aşina herkesin bildiği gibi, dindar yöre halkı -ki biraz önce ifade ettiğimiz gibi bu yörenin halkı genel olarak dindar insanlardan oluşuyordu ve bu hala da böyledir-- az önce işaret ettiğimiz sebeplerle çocuklarını devlet okullarına göndermekten pek memnun değillerdi ve bu, özellikle kız çocuklar için geçerliydi. Mecburi olmasına rağmen ilköğrenim düzeyinde bile kız çocukların okullaşma oranı hayli düsüktü ve hala da bu konuda tam bir başarı elde edildiği söylenemez. İlkokul sonrası için ise bu neredeyse tamamen doğruydu. Zira, haklı sebeplere dayansın veya dayanmasın, halk mevcut eğitim sistemiyle çocuklarının, ama özellile kız çocuklarının bozulacağına inanıyordu.
İşte İmam-Hatip okullarının sahnede görünmesi tam da bu safhaya rastlar, yani 1950'li yıllara. Rahatlıkla söylenebilir ki, bu okullar sayesinde, belirtilen endişlerle, başka türlü ilkokul sonrası öğrenim görme şansı elde edemeycek olan binlerce erkek ve kız çocuk, öğrenme imkanına kavuşmuştur. Yine haklı veya haksız olarak, anne-babaların hatırı sayılır bir kısmı, diğer okullarda kendi çocukları için varit gördükleri bazı tehlikelerin bu okullarda varit olmadığını düşünüyordu. Bunun böyle olduğu, çok sayıdaki gözlemlerimin yanısıra, bizzat kendi kişisel tecrübemle de sabittir. Zira, ben de İmam-Hatip okulları sayesinde ilkokul sonrası öğrenim yapma  şansı elde etmiş biriyim ve böyle bir alternatifin olmaması halinde kesinlikle okuyamayacak olduğum gerçeğini bugün dahi ürkerek hatırlamaktayım.

2. Değişmenin Kişisel Yönetimi
Sosyal değişme yönetiminin diğer bir çeşidi kişisel değişme yönetimidir. Adıyaman'ın sosyal değişme tecrübesinde esas geçerli olan tarzın da bu olduğunu söylemek gerekiyor. Başka bir ifadeyle, sosyal değişme süreci içinde ortaya çıkan problemlerle boğuşmak, o sürece konu olan kişilerin kendilerine kalmış bir hadiseydi; yani, kendi başlarının çaresine kendileri bakmak, kendi göbeklerini kendileri kesmek zorundaydı.

Tam ve tatminkar bir başarıdan söz edilemese dahi, sosyal değişmenin yönetimiyle ilgili en etkili ve anlamlı çabaların daha çok bu alanda görüldüğü söylenebilir. Bu süreçten etkilenen insanlarımız, adeta elyordamıyla yollarını bulmaya calışmışlar ve bunda önemli ölçüde başarılı olmuşlardır.Sosyal değişme sürecinde Adıyamanlı insanın kendi problemlerinin özyönetimiyle ilgili çabaları konusunda kaydedilebilecek başlıca hususlar şunlardır:

  1. Değişme süreci içinde yer alan insanların önemli bir kısmı, bu süreçle ilgili gelişmelere hayli yüksek bir adaptasyon kabiliyeti sergilemiştir. Köy hayatından ve onun uğraşılarından kopup şehirlere gelenler arasında heder olup gidenler de yok değildir. Ancak önemli bir kısmı, hammallık, fırın, tekstil ve inşaat işçiliği gibi asgari bir geçimin yanısıra kalacak yer imkanı da sağlayan yerlerden başlayarak, önce şehirlerde hayatlarını idame ettirmenin, daha sonra da bulundukları yerdeki merdivenin basamaklarını bazan yavaş, bazen hızlı tırmanmanın yollarını keşfetmiş ve böylece şehirdeki hayatlarını geçicilikten sürekliye çevirmeyi başarmışlardır. Kariyerlerinde Kahta'nın ücra bir köyünde çobanlık ve çiftçilik yapmış olmakla Mahmut Paşa ve Merter gibi kurt sofralarında tüccar ve işadamı olarak kendilerine kalıcı bir yer bulmuş olmayı birleştirmiş olanların sayısı hiç de az değildir. 
  2. Bu insanların önemli bir başarısı, köydeki gelenek ve değerlerini şehirdeki yeni hayatlarına tercüme edebilme becerisini gösterebilmiş olmalarıdır. Bunlar çalışkanlık, tutumluluk, cömertlik, yardımseverlik, cesaret, sabır, metanet, doğruluk, dürüstlük ve namusluluk gibi köy değerlerini şehirdeki hayatlarına aktarmayı başararak, sosyal değişme planlayıcısı ve uygulamacısı profesyonellerin ıskaladığı veya beceremediği önemli bir şeyi gerçekleştiriyorlardı. Bu ahlaki değerler çerçevesi, onlar için şehrin modern hayatı içinde yabancılaşma, toplumdan ve çevreden soyutlanma, normsuzlaşma, yozlaşma ile çaresizlik ve anlamsızlık psikolojisine yakalanma gibi risklere karşı koruyucu bir kalkan görevi görmüştür. Böylece, modernlik ve gelenek çatışması gibi gerginlikleri asgari bir hasarla aşma becerisini göstermiş oluyorlardı.
  3. Sosyal değişmenin yönetimi açısından değinmek istediğimiz başka bir önemli nokta "memeleketli dayanışması" diyebileceğimiz hadisedir. Şehir hayatı tecrübesinde öncü durumunda olanlar, bir taraftan yukarıdaki meziyetleri sergilerken, diğer taraftan kendilerinden sonra gelenlere tecrübelerini aktatararak ve onların adaptasyon süreçlerine katkıda bulunarak, hatta bazen rehabilitasyon benzeri çalışmalarda bulunarak değişme sürecinin sancılarını hafifletmek ve maliyetlerini düşürmek yönünde önemli işler yapmışlardır.
  4. Nihayet, köyde yerleşik kalmaya devam edip, geçici işlerde çalışmak üzere şehre gelenlerin yanısıra, şehirlerde yerleşmelerine rağmen köyleriyle irtibatlarını koparmayanların, köyle şehir arasında canlı tuttukları trafik, sosyal değişmenin önemli bir faktörü haline gelmenin yanısıra, değişmenin yönetimi konusunda da önemli bir rol oynamıştır denebilir. Bu, özellikle, şehirlerde doğan çocukların yetişmesi ve geleneksel kültürle tanışması bakımından olduğu kadar, sosyal değişme sürecine köy canibinden katılanlara bir çerçeve hazırlama bakımından da önemlidir.
  5. Maamafih, özellikle Türkiye'deki gibi pek özenli olmayan bir sosyal değişme sürecinin, yukardaki tür çalışmalarla dikensiz bir gül bahçesi haline dönüştüğünü de sanmamak gerekiyor. Özellikle, geçimlik işçilerin parçalanmış hayatlarını, bekar odalarındaki zor şartların hala bu süreci geçirmekte olanların ruhları ve bedenleri üzerinde bırakmakta olduğu tahribatı ve benzeri sosyal maliyetleri gözardı etmemek gerekiyor.

3. Değişmenin Kurumsal Yönetimi
Sosyal gelişmenin yönetimi açısından değineceğimiz son şekil veya tarz, kurumsal yönetimdir. Bununla, buraya kadar kısaca değindiğimiz diğer iki yönetim şeklinin oluşturduğu iki uç arasındaki bir yerde duran gönüllü kuruluşların bu sürece sağladığı, ama özellikle sağlayabileceği katkıyı kastediyorum. Adıyamanlılar Vakfı ile çok sayıdaki Adıyaman kökenli derneklerin oluşturduğu gönüllü kuruluşlar seti, bunun örneklerini teşkil eder. Bu tür kuruluşların halihazırdaki sayıları az olmamakla beraber, yeterli de değildir. Bir taraftan bu tür kuruluşların yenilerini teşvik ederken, bir taraftan da mevcutların daha fonksiyonel hale gelmeleri için gayret sarfetmek gerekir diye düşünüyorum. Aslında gönüllü veya sivil toplum kuruluşları, biraz önce değindiğimiz dayanışma değerinin birer uzantısından başka bir şey değildir. Mesela, Adıyamanlılar Vakfı'nın köklerininin araştırılması halinde, onun bekar odalarına veya öğrenci yurtlarına kadar geri götürülebileceğini sanıyorum. Bu tür kuruluşlar, aynı zamanda modern şehir hayatına adapte olmanın da başka bir göstergesidir.
Aslına bu konuda çok fazla söz söylemeye gerek yoktur. Sırf Adıyamanlılar Vakfı'nın on yıllık bir süre içinde yapabildiklerinin kısa bir analizi ve değerlendirmesi bu tür kuruluşların önemleri konusunda fikir vermek için yeterli olacaktır. Denebilir ki hala devam eden ve durması da sözkonusu olmayan sosyal değişme sürecinin yol açtığı problemlerin yönetiminde başrol, zamanla bu tür kuruluşlara geçecektir.

Sonuç
Kahta'nın sosyal değişmesi aslında Türkiye'nin makro modernleşme projesinin bir alt kümesinden başka bir şey değildir. Bu bakımdan, daha tam ve sağlıklı bir değerlendirme için onu bu genel çerçevenin içine yerlerleştirmek gerekir. Bu yapıldığında görülecektir ki o esas itibariyle bu projenin bazı temel özelliklerini yansıtmaktadır. Diğer taraftan, bu demektir ki Kahta vak'asi üzerinde yapılacak tespitlerin bir kısmı, özellikle tanim gereği lokal olmayanları, aynı zamanda Türkiye'nin geneli için de doğru olacaktır.

Adıyaman'ın sosyal değişmesi esas itibariyle devlet eliyle uygulanan planlı bir değişme hareketi olduğuna göre, Türkiye'nin modernleşme projesinin genel özelliklerininin yanısıra, onun meziyet ve zaaflarını da taşıyacak dememtir. Türkiye'de devletin, sosyal değişmeye, başlıca MEB ile sembolize ettiğimiz eğitim ve öğretim faalyetleri ve YSE ile sembolize ettiğimiz altyapı yatırımlarıyla müdahil olduğunu söylemek mümkündur. Maamafih, nüfus büyümesi gibi nispeten spontane olan bazı sosyal değişkenlerle, devlet mudahalesiyle ancak dolaylı olarak ilgili olan politik sürece katılma faaliyetinin etkilerini de hatırlamak gerekir. Plansız sosyal değişme ise gerek bu sayılanlardan bağımsız spontane bir factor olarak, gerekse bunların tetiklediği bir süreç olarak hep var olagelmistir.

Sebebi ve kaynağı ne olursa olsun özellikle 1950'lerden itibaren Adıyaman ve çevresinde, ama özellikle kırsal kesimde, yörenin tarihinde belki de emsali olmayan, baş döndürücü hızda bir değişme yaşanmıştır. Öyle ki 1950'li yılların Kahta'sı ile elli yıl sonraki 2000'li yılların Kahta'sı neredeyse iki ayrı dünya gibidir.Bu kadar hızlı ve çok yönlü bir değişmenin problemsiz olabileceği düşünülemez. Bu gelişmeden karlı ve zararlı çıkanlar olmuştur. Eski geleneksel yapı içinde geçerli olan bir çok vasıf, statü, aktör ve kurum zaman içinde önemini kaybederek, zamanla yerlerini kısmen veya tamamen daha farklı ve yeni vasıf, statü, aktor ve kurumlara bırakmıştır. Dolayısıyla, hayat tarzlarında, refah düzeyinde, sosyal ve ekonomik hiyerarşide ve toplumsal güç ilişkilerinde çarpıcı değişmeler olmuştur.

Genel olarak Kahta halkının değişme sürecine tepkisinin olumlu veya olumsuz olduğunun söylenmesi pek anlamlı değildir. Olsa olsa şu denebilir: Kahtalı, teknolojik mahiyetteki değişmeye direnmek bir yana hevesle katıldığı halde, ideolojik mahiyette ve sosyo-kültürel değerlerle çatışma halinde olan değişme çabalarına ise pasif bir direniş göstermiştir.
Bu son tespit, değişmenin yönetimi bakımından göz önünde bulundurulması gereken çok önemli bir noktadır ve özellikle planlı değişme projelerinde başarının anahtarı durumundadır. Halkın sosyo-kültürel değerleriyle çatışma ve sürtüşme halindeki çabaların başarı şansı çok yüksek olmayıp, onlarda ısrar etmek hem kamusal, hem de toplumsal kaynakların israfından başka bir anlam taşımaz. MEB/YSE örneklerinin performans mukayeseleri çok öğretici sonuçlar ortaya koyabilir. Hatta bu noktada MEB'nın eğitime yönelik çabalarıyla öğretime yönelik çabaları arasında bir ayırıma gidilerek, bunların değişme perfosrmansı da mukayese edilebilir. Eğer Kahta tecrübesi ölçü alınabilirse, burada da neticenin ikinci faaliyet lehine çıkacağı, yani MEB'ın öğretimle ilgili çabalarının eğitim çabalarına kıyasla daha başarılı olduğu söylenebilir.

Değişmenin yönetimi konusunda kamunun ne kayda değer bir çabasından, ne de hatta onun böyle bir derdi veya endişesinin olduğundan söz edilebilir. Bu husustaki en anlamlı çabaların, değişme süecindeki, deyim yerindeyse, kendine-yardım çabalarıyla bizzat halka ait olduğu ve adaptasyon becerileri, sosyo-kültürel değerlerinin adeta sezgisel bir şekilde çağdaş şartlara tercüme etmedeki maharetleri ve tecrübe birikimini yatay ve düşey istikamette aktarmada gösterdikleri dayanışma tavrıyla hayli başarılı oldukları söylenebilir. Bunlara, pek tabii ki, yine onların başka bir başarısı olan gönüllü veya sivil toplum kuruluşlarının katkılarını da eklemek gerekiyor.

Prof.Dr. Sabri ORMAN, İstanbul Ticaret Üniversitesi,
Ticari Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi, 
e_mail: ormans@gmail.com


0 Yorum - Yorum Yaz
Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi5
Bugün Toplam68
Toplam Ziyaret143783
 
Güncel
  Kahta Ramazan İmsakiyesi

BU GÜNÜN FOTOSU-Pzr

Taziye Haberleri-YENİ

Nöbetçi Eczaneler

 
Yazarlar
 
Mahmut CANTEKİN
Vicdanının sesini dinle

A. Karabiber
Moda ve Cinsellik

Prof.İsmet TURANLI
Referandum Mitingleri

Eleonore DÖRNER
Kahta'nın Havası ve Suyu

Dr.Kemal KARABİBER
Oruc ve Kur'an

Haci SAĞLIK
Mistik Ülke: İran

Hikmet KIZIL
Ahval-ı Şair

Mahmut CANTEKİN
Gözü dönmüş Hakim Bey- Kösele yüz

Ramazan AYDIN
12 Eylülde yatılı bölge okulu

Melikşah ARMAĞAN
İnadına Yaşamak

Mustafa ARMAĞAN
Tunceliler neden CHP yi tutar?

 
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım