Ana Sayfa Hakkımızda Forum Dosyalar Fotoğraflar ZiyaretçiDefteri İletişim
Üye Girişi
Kahtanet.com
 
 Üye Listesi
 Yazarlar
 Kahta
 Nemrut
 Resmi Kurumlar
 Köyler
 Menzil
 Gelenek/Kültür
 Fotoğraflar
 Videolar
 Mahalli İdare
 Sivil Kurumlar
 Siyaset
 Ünlüleri
 Gülleri
 Turizm
 Spor
 Ulaşım
Linkler
 
 HABER ARŞİVİ
 KAHTALILAR ALBÜMÜ
 YOUTUBE VİDEOLAR
 SİTE İSTATİSTİK
Anket
 
En Başarılı Milletvekilini Seçiniz

Ahmet AYDIN
F.Hüsrev KUTLU
Mehmet ERDOĞAN
Şevket GÜRSOY
Şevket KÖSE

 
Site Haritası

 
 

Başımın Belası Bir Olay

1972 yılında kahtanın Çakıreşme (goçan) köyünde bir anımı -"başımın belası ayıp"-öykü biçiminde yazdım. sizin beğeninize sunuyorum.

Bu gün tam altıncı ayımı yaşıyordum, Çakıreşme'de (Goçane). Güney yanı Fırat'la, kuzey yanı üç km uzakta dağınık halde duran tepeciklerle çevrilmiş -iki dağda bir tarlada kalmış- bir köy Çakıreşme. Kuş uçar kervan geçmez bu unutulmuş güzelim yer; dünya içinde ayrı bir dünyacık. Yalnız ve ıpıssız... Fırat'ın kenarına yan yana sıkıştırılmış evleriyle bu köyde nasıl da altı ay gelip geçmişti.
İlk geldiğimde dünyanın unutulmuş bu yerinde günlerin nasıl geçeceğinin sancısını çekerken,   şimdi artık günlerimin geçmemesi için geceleri bile az yatar olmuştum. Ne çabuk da Fırat'ın suyu gibi akıp gitmişti, zaman. Belki de köylülerle aramda yapmış olduğum sağlam, dikensiz güllerden oluşan yolda akıp gittiğinden; çabuk tükenmiştir zaman.

Kadir kıymetimin, saygınlığımın bu denli yüksek olması; Çakıreşme köyünün tarihinde bu köyün ilk öğretmeni oluşumdandır. Böyle olunca da durduramazsınız burada zamanı; bir de Fırat'ı.
Böyle işlerin tam kıvamında gitmesi de pek hayra alamet sayılmazdı. Bu esen bahar kokulu ince narin yeller; fırtınadan önce gelen öncül yeller olmasın. Güllerle donatılmış bu yolların arasına dikenlerin girmesinden kaygı duymaya başlamıştım. Bu düş, mutlaka bir yerde son bulacaktır. Hatta sonunda karabasana dönüşmez inşallah.
Altı ay sonrasında Türkçenin bilinmediği Çakıreşme'de Türkçe konuşulur olmuştu artık. Ama kadınlar hala Türkçe'nin "T" sini bilmiyordu.

Bu şaşkın, ürkek,  uzun kış gecelerinden sonra gelen bahar; otların çıkmasına, ekinlerin yem yeşil, havanın mas mavi olmasına neden olmuştu. Koyunlar kuzulamış, tavukların, hindilerin, kazların peşlerine civcivler takılmıştı. Doğayla birlikte insanlar da canlanmıştı. Ben de artık etrafı tanımış; köy öğretmenliğimin gereği köye bir şeyler kazandırma çabalarına girişmiştim.
Bu son iki ay içerisinde, belki de bin yıllık geçmişi olan bu köyde, bazı tabuları yıkmıştım. Günahtır diyerek kızlarını okula göndermek istemeyenlerden üç aileyi razı edip; altı kızı okula getirtebilmiştim. Ayrıca şığlara erzak vermeyebileceklerini, "Allah'ın günah yazmayacağını" da    -çoğuna- kabul ettirmiştim.

"Hz. Hüseyin'in kellesidir, o. Yezidiler Hz. Hüseyin'in kellesini kesip oynamışlar'" dedikleri futbol topunu da alma sırası gelmişti. Top oynamanın bunlarla hiç ilgisinin olmadığını bu sebeple günah da sayılmayacağını bir kez daha anlattım. Hatırımı kırmadılar. Sadece; "Günahı senin boynuna!" dediler. "Tamam!" dedim. Bir futbol topu hem eğlence, hem spor hem de pat çat öğrenilen Türkçe'nin geliştirilmesi/ pekiştirilmesi için gerekliydi.
Verilen bu garantiden sonra otuz km'lik yolu yürüyerek Kâhta'ya gittim. Bir futbol topu alıp köye döndüm.
Okulumuzun bahçesini taşlardan temizledik. Bir saha meydana getirdik ki;  dümdüz... Kalelerimizi de merteklerle yaptık. Çocukların Türkçeleri futbol oynadıkça gelişti. Ateşli ama küfürsüz seyircilerimiz de oldu. Gençler de oyun oynamaya başladı. Oyun o kadar beğenildi ki bayanlar da katıldı izleyiciler arasına.

İşte korktuğumun başıma geldiği puslu gün. Tavukların, kazların civcivlerini kaybettiği gün... Ağaçların çiçeklerini üzerlerinden attığı gün. Tabiatın tüm canlılığını yitirdiği gün. Güller arasına dikenlerin karıştığı gün.
Komşu köyle yapılacak maçın provası için çocuklar sahaya çıkmıştı. Yasin, benim en çok güvendiğim, en güzel top oynayanlardandı, takımın en sağlam orta saha oyuncusuydu, takımın ana direğiydi. Ailenin dokuzuncu ve son çocuğuydu, Yasin. Yasin yine birkaç kişiyi çalımlayıp gol pası vereceği anda, çelmeyle yere indirildi. Kolunun üzerine öyle kötü düştü ki kol -dirsekle bilek arasında- tam ikiye ayrıldı. Kemiğin iki ucu da dışarıdaydı. Zavallı belki de bana acıyarak gözündeki yaşları elleriyle silip yeni öğrendiği Türkçeyle; "Örtmenimi, kolumu acımıyorsun. Aneme söylemiyor muyum.  Acımıyorsun." diyordu.

Çocuklar ne zaman gidip haber vermişlerse, Yasin'in annesi birkaç dakika sonra olay yerinde bitiverdi. Oğlunu bu halde gören anne, avazı çıktığı kadar bağırıp çağırıyordu. Sonra da ortada ölü varmış gibi ağıtlar yakmaya başlamıştı.
Bu ağıtlar diğer insanları da oraya topladı. Ortalık ana-baba günü gibiydi. Her kafadan bir ses çıkıyordu. Bu sesler, çocuğu daha da korkutmuş, çocuğun bayılmasına neden olmuştu. Ben donakalmıştım.
Anasının bu ağıtları; Beni, çocuğun tüm akrabalarının üzerime yürüyeceği duygusuna kaptırdı. Oradan uzaklaştım, lojmana gittim, beklemeye koyuldum. Yerimde duramıyordum, odanın içerisinde dolanıp duruyordum. Pencereye yöneldim, dışarıyı görüyordum ama sadece bir kalabalıktı gördüklerim. Duyduklarımsa benim için bir gürültüydü.
Çocuğun en büyük ağabeyi atına atlamış gelmişti. Kardeşini terkisine bindirip Fırat'a yöneldi. Kayıkla karşıya geçip kırıkçının yolunu tutmuş. Sabaha dönermiş; kırıkçı beş saatlik uzakta bir köydeymiş.
Kalabalık dağıldı. Lojmanda tek başıma düşüncelere daldım. Nereden getirdim şu topu. Allah kahretsin. Şimdi bakalım ne olacak. Silahımı sakladığım yerden çıkarttım. Çaresiz insanlar, şiddete başvururmuş. Ne yapayım; ben de çaresizim. Ölürken ben de birkaç kişiyi vururum bari. Ah memleket ah! Bu on yedi yaşımda ne işim vardı bu gariplik gurbetlik ellerde. Okuma yazma bilmeyenlerin, medeniyet görmeyenlerin arasında ne işim vardı? İşler ne güzel yolundayken kendi ellerimle yakıp yıkmıştım ortalığı. Neyine gerek senin köy öğretmenliği. "Bak hoca! Demedik mi sana günahtır diye. Bak bizi dinlemedin; başımıza ne geldi." diyeceklerdir.

Ölüm korkusu git gide vücudumun her zerresine işliyor, düşüncelerimi alt üst ediyordu. Kaçmak... Bu işlere bulaşmamak... Ama nasıl? Olmaz olmaz. Kaçmak olmaz.
Kendi kendime kahrediyordum... Senden mi sorulur top oynamaları. Daha iyi Türkçe öğreneceklermiş. Bırak rezil olsunlar...
Güneş batmak üzereydi. Silahımı alıp dışarıya çıktım. Lojmanın önünde yüzüm batıya dönük durumda oturarak güneşin batışını izliyorum. Ah şu güneş! Şimdi tam memleketimin üzerinde. Şu güneşi ben de görüyorum annem babamda... Şu anda kim bilir ne yapıyorlar? Garanti annem mutfakta yemeği karıştırıyordur. Benim biraz sonra öleceğimi nereden bilsin. Gerçekten ölecek miyim? Bunların şakası olmaz. Bunlarda adam çok. Baksana adamın altı mı yedi mi oğlu var.  Biri gider hapiste yatar.
Etraf bir mezar kadar sessiz, bir orman kadar ürkütücüydü. Bu sessizlik biraz sonra kopacak kıyametin sessizliğiydi. Ama ne olursa olsun korkmamalıydım. Acaba korkumdan mı diyorum; "korkmamalıyım". Acaba insanların üzerine kurşun sıkabilir miyim? Ben öleceğime; öldürürüm. Belki de sonra kaçabilirim. Beni bulurlar mı ki? Hepsi cin gibi... Etrafımı sararlar...

Güneş, gökyüzünün kan kırmızı renkleri arasından karanlık duygularımı bende bırakarak batıp gitti. Güneşi de bir daha göremeyeceğim. Ölmek ne kadar acı bir şey. Artık annemi babamı da göremeyeceğim. Biricik bacım kim bilir nasıl ağlayacak.
İçeriye girdim. Somyanın üzerine uzandım. İyi şeyler düşünmek istedim. Aklıma iyi hiçbir şey gelmiyordu. Birden kapının çalınmasıyla irkildim. Silahımı elime alıp kapıya gittim, sesim gırtlağımda boğuldu. 
- Kim o?
- Benim öğretmenim! Hasan Akgül.
- Yalnız mısın, yanında kim var?
- Kimse yok öğretmenim!
Kapıyı açtım. Silahlı elimi arkama saklamıştım.
- Ne var Hasan?
- Öğretmenim seni babam çağırıyor, demez mi!?
Elim ayağım buz gibi olmuştu. Kendimi toparlamaya çalıştım;
- Ne yapacakmış baban beni? diyebildim.
-Bilmem öğretmenim. Sadece bana 'Git öğretmenini çağır' dedi.
Heyecanım son noktaya varmıştı. Elimden ayağımdan daha çok sesimin titrediğini hissediyordum artık. Güç bela ağzımdan: "Tamam" sözcüğü çıkabildi.
Bu "tamam" sözcüğü sanki kendi ölüm fermanıma tamam demişim gibi geldi bana. Bu gurur işine insan akıl sır erdiremiyor.

Aklım başımı terk etmişti. Akılsız vücut ne yapsın; İçeride biraz dolandım, silahımı alıp çıktım.
Yolda bildiğim duaları okumaya başladım. Bitişik evlerin arasından küçük adımlarla yavaş yavaş ilerliyordum. Korku kötü hayaller yaratır. Her adım atışım beni ölüme daha da yakınlaştırıyordu. Tabancamı sıkıca tutmaktan; parmaklarımın ağrıdığını hissettim. Parmağımı tetiğin üzerine getirdim.  Kapının önünde durdum. Ölüm ile aramda şu beğenmediğim derme çatma kapı kalmıştı. Cahit Sıtkı, ömrün yarısının otuz beş olduğunu hesaplarken on yedisinde ölenleri unutmuş galiba. Hele Karacaoğlan "./Sekseninde beratçığım yazıldı/ Doksanında kan damarım büzüldü/ Yüz yaşında azalarım çözüldü." derken gönlünün istediği yaşı söylemiş olmalı.
  Bir elim tabancamla birlikte ceketimin kolları arasında saklı dururken, diğer elimle kapıyı çaldım. Kim o, demeden kapı açıldı. Kan beynime toplanmış elim tetiği çekmek üzereydi ki hiç beklemediğim bir tavırla karşılaştım.
- Buyur Hoca Efendi!..
Hacı Emmiydi beni karşılayan. Yasin Akgül'ün babası. Şaşırdım. Bu karşımda gülen adam tuzak mı kurmuştu bana. Neden bana bağırıp çağırmadan "buyur" demişti. Adımımı hemen içeriye doğru attım. Biliyordum ki bu insanlar ne olursa olsun -namus meselesi hariç- evlerinin içerisinde kimseyi öldürmezler. İkinci adımımı da içeriye atıp bir "Oh!" çektim.
Ailenin diğer fertleri de beni karşıladı. Ben önde, diğerleri arkada odaya doğru yürüdük, içeriye girdim. Hemen yataklardan birini yere serdiler. İki yastığı da üst üste koyup duvara dayadılar;
- Buyur otur Öğretmen Bey! dediler.
Yatağın üzerine oturup sırtımı yastığa dayadım.

İlk sözü Hacı emmi aldı.
- Geçmiş olsun hoca efendi. Bu kadar üzülecek ne var?
Ne umdum ne buldum. Kendimden utandım. Ne diyebilirdim ki.
-Asıl size geçmiş olsun, dedim. Çok üzüldüm, sizden özür diliyorum...
- Ne özrü Öğretmen Bey... Senin bir suçun yok ki.
Hacı Emminin bu sözleri içimde biriken duyguların birden bire boşalmasına neden oldu. Gözlerimde saklı kalmış yaşlar iki yanağımdan akıverdi. Avucumdaki tabanca başımın belası bir ayıp haline dönüştü.
"Ağlama öğretmen Bey!" dedi diğer kardeşler. Ama onlar da benim gibi ağlamaya başlamıştı.
Az sonra sofra serildi. Tereyağlı bulgur pilavının üzerinde kızartılmış hindi vardı. Kalabalığa dönüp;
- Ne zahmet ettiniz, dedim.
- Öğretmen bey! dedi Hacı Emmi. Senin üzülüp lojmanın önünde öyle oturur durumda görünce, senin gönlünü almak istedim.
Bu sözler beklediğim küfürlü sözlerden daha da ağır geldi bana. Üzerime binen bu yükü hafifletmek istedim;
-Keşke Hacı Emmi! dedim. Senin oğlunun kolu kırılacağına benim ayaklarım kırılsaydı da o topu alıp gelmeseydim.

-Allah etmesin Öğretmen Bey! dedi. Bilerek olmadı ki. Hem senin suçun yok. Çocuğum ölebilirdi de. Bilerek olmadıktan sonra ağzımı açıp da bir şey söyleseydim ben kendimden utanırdım.
Bu adam beni sözleriyle perişan etmişti. Daha fazla dayanamazdım. Tuvalete gitme bahanesiyle dışarıya çıktım.

Elimde sakladığım ayıbı, hemen on adım ileriden akan Fırat'a attım.

Mehmet Ali Elçin
melcin33@hotmail.com

Ziyaret Bilgileri
 
Aktif Ziyaretçi3
Bugün Toplam124
Toplam Ziyaret145249
 
Güncel
  Bayram Namazı: 06:44

BU GÜNÜN FOTOSU-Çrş

Nöbetçi Eczaneler

 
Yazarlar
 
Mahmut CANTEKİN
Vicdanının sesini dinle

A. Karabiber
Moda ve Cinsellik

Prof.İsmet TURANLI
Referandum Mitingleri

Eleonore DÖRNER
Kahta'nın Havası ve Suyu

Dr.Kemal KARABİBER
Oruc ve Kur'an

Haci SAĞLIK
Mistik Ülke: İran

Hikmet KIZIL
Ahval-ı Şair

Mahmut CANTEKİN
Kır kafandaki karakolu

Ramazan AYDIN
12 Eylülde yatılı bölge okulu

Melikşah ARMAĞAN
İnadına Yaşamak

Ulusal BASIN
Hayır Çıkarsa!

 
  Ana Sayfa   Hakkımızda   Forum   Dosyalar   Fotoğraflar   ZiyaretçiDefteri   iletişim
Web sağlayıcı: Yurdum Yazılım