12 Eylül'de Yatılı Bölge Okulunda: "Yaylalar Yaylalar"
 Ramazan AYDIN (Elo. Müh.) e-mail: tahazehra@hotmail.com |  |
İlkokul 4.sınıfı bitirmiş, yaz tatilimi, her yaz olduğu gibi, Dünya'ya gözlerimi açtığım Karadut'un Gülveren (Golberan) Mezrası'nda çalışarak, geçiriyordum. Kâhta Temel Eğitim Yatılı Bölge Okulu'nun -uzaklıktan dolayı- köyüne, dolayısıyla anne-babasının yanına en seyrek aralıklarla giden, öğrencilerinden olduğum için, köyde tatil boyunca çalışacak da olsam, okulun tatil olmasını hasretle beklerdim. Kışlarının uzun, sert ve bol karlı, yazlarının kısa olduğu ve kışın tüm hazırlıklarının yaz'ın üç ayında yapıldığı Golberan'a vardığımın ertesi gününde, işe, ot biçmekle başlardım. Akabinde orakla arpa ve buğday biçmek, biçtiğimiz bu ürünlerin yerine mısır ekimi vs. derken dövenle harman işi, harmanda kaldırılan mahsullerin, bozulmadan, kışın kullanmak üzere depolanması, kışın özellikle keçilerin yegâne yiyeceği olan meşe ağaçlarının yapraklarını dallarıyla kesip yığın yapmak(dehey) şeklinde devam ederdi. Yine yığın zamanıydı. Rahmetli babam yığın üzerinde, biz de aşağıdan yukarıya, yaptığımız yaprak demetlerini, eline uzatıyorduk. O ise üst üste koyarak yığıyordu. Akşam üstüydü, yakınımızda bir ses, babama:"Kolay gelsin Aziz Efendi" Dönüp baktık. Köyümüzde Melâ namlı Hacı Karlı'ydı: "Biliyor musun ihtilal olmuş, Kenan Evren gelmiş." Rahmetli babam: "Yapma ya! Öyle mi?" diye sordu. İşlerin yoğunluğundan dolayı, o günlerde, radyoda haberleri dinleyememiştik. Rahmetli Babamın, bulunduğu yaprak yığını üzerinde, duraksayıp, durgunlaşmasından, ‘Yapma ya‘ deyişinden, daha da önemlisi, o andan sonra çalışma şevkinin birden kaybolmasından anlamıştım darbe denen bu zorbalığın çok kötü bir şey olduğunu. Melâ'nın, babama güzel bir haber getirmediğini, o anda, 10 yaşımda öğrenmiştim. Birkaç gün sonra, üç aylık yaz tatiline bir hafta da ben ekledikten sonra, 5.sınıfa devam etmek üzere, Golberan'da okul olmadığından, benim için tek seçenek olan okuluma yani Kâhta Yatılı Bölge Okulu'na gittiğimde nasıl bir manzarayla ve nelerle mi karşılaştım? İlkin ‘işlik' ya da ‘iş-teknik binası' dediğimiz binanın dört bir tarafının sigara izmaritleriyle dolu olduğunu, diğer arkadaşlarla beraber, gördüğümüzde şaşırdık: "Bunları kim içmiş?' diye sorduğumuzda, darbe gecesi, askerin, önüne geleni yakalayıp buraya tıktığını ve insanlara işkenceye buradan başladığını öğrendik. Neye uğradığını şaşırmış bu mâsum insanlar, belki de tek tesellisi olan, sigaralarını içip izmaritleri bulunduğu yerin camından çevreye fırlatmışlardı. Sadece bu kadar mı? Dersliklerimiz, yemekhanemiz, yatakhanelerimiz, oyun ve spor alanlarımız, çeşmemiz, çamaşırhanemiz, bahçemiz, kısacası biz ilköğretim öğrencilerine bile zor yeten her şeyimiz, fiilen ve cebren, askerle paylaştırılmıştı. Bundan sonra, yaklaşık iki yıl boyunca her gün "yaylalar yaylalar" nakaratları eşliğinde eğitim görecektik(!) Bundan böyle, "Yatılı"da tüm eğitimimiz ve yaşantımız -maalesef- asker eksenli olarak devam ediyordu. Çocuklarda pek belli değil idiyse de bazı idareci ve öğretmenlerimizin yüz ifadelerinde "asker eksenli" hayatın rahatsızlığı okunmuyor değildi. Ama "silahlı kuvvet"e karşı ne yapabilirdi? Nerede bilebilirdi ki, kendisini korusun diye eline silah verdiği kişinin, bu silahı kendisine çevireceğini? Bu yüzden en doğal hakkı olan "Nedir bu? Anne-babasından uzak öğrencilerimize bile yetmeyen okulumuzun her şeyini sizinle paylaşmak zorunda mıyız?" haykırışını dile getiremeyip içlerine atıyorlardı. Ve bunun gibi binbir türlü haklı şikâyet -korkudan- herhangi bir mercie iletilemiyordu? Herhalde bu korku boşuna değildi. Çünkü etkisi, tam otuz yıl sürecek(!) olan bir darbenin sonuçlarının korkusuydu. Elo.Müh.Ramazan AYDIN
0 Yorum - Yorum Yaz
|